|
|
|
Öykü dinlemeyi ve okumayı kim sevmez ki? Hele bu öyküler, insanın yüreğini sıcacık yapan öyküler olursa... Bu sayfada sizler için seçtiğim sıcacık öyküler okuyacaksınız... Umarım beğenirsiniz ve benim kadar zevk alırsınız okurken... |
|
|
KAPLAN BIYIĞI
(BİR KORE MASALI)
Yun Ok adında
bir kadın dağlarda yaşayan bir ermişten yardım istemeye gitmiş. Bu ermiş yaptığı
büyülerle ün salmış biriymiş.
Yun Ok ermişin evine girdiğinde, ermiş gözlerini şöminesinden ayırmadan, "Neden
geldin buraya?" diye sormuş.
Yun Ok, "Ünlü Ermiş, çok sıkıntıdayım. Bana bir büyü yap," demiş.
Ermiş sonunda onu dinlemeye razı olmuş. "Anlat derdini."
"Eşim," demiş Yun Ok. "O benim için çok önemli. Üç yıldır uzaklarda savaşıyordu.
Şimdi döndü, ama ne benimle, ne de başkalarıyla konuşuyor. Ben konuştuğum zaman
dinlemiyor. Ağzından birkaç söz çıkıyor. Sevmediği bir şeyi pişirip, önüne
koysam, tabağı itip, çekip gidiyor. Pirinç tarlasına çalışmaya gittiğinde,
tepede oturup, denizi seyrediyor, çalışmıyor."
"Evet" demiş ermiş kişi. Genç adamların kimi savaştan döndüğü zaman böyle olur.
Devam et."
"Anlatacak başka bir şey yok Ermiş Kişi. Eşime bir büyü yap, yap ki eskisi gibi
sevecen, nazik ve konuşkan olsun yine."
Yun Ok, üç gün sonra yeniden gitmiş ermişin dağdaki evine. Yun Ok hayretle, "Bir kaplan bıyığı mı?" demiş. "Bunu nereden bulacağım?"
"Bu büyü senin için çok önemliyse bulursun," demiş. Başını yine şömineye
çevirmiş ve susmuş.
Yun Ok evine dönmüş. Oturup, nereden kaplan bıyığı bulacağını düşünmeye başlamış
kara kara. Bir gece eşi uyurken, elinde bir kâse pirinç ve etle evden çıkmış
sessizce. Sonra bir kaplanın yaşadığı bir dağın eteklerine gitmiş. Kaplanın
mağarasının yakınlarında bir yerde durup, kaplanı çağırmış getirdiklerini yemesi
için, ama kaplan gelmemiş.
Yun Ok, ertesi gece yine kaplanın mağarasına gitmiş, ama bu kez biraz daha
yaklaşmış mağaraya. Elinde yine yiyecek varmış. Yun Ok, her gece mağaraya
gitmiş, her seferinde daha da yaklaşmış mağaraya. Kaplan Yun Ok'u orada görmeye
alışmış yavaş yavaş.
Bir gece Yun Ok kaplanın mağarasına iyice yaklaşmış. Bu kez kaplan kalkıp, ona
yaklaşmış. Yun Ok ve kaplan ay ışığında birbirlerine bakmışlar uzun uzun. Ertesi
gece de aynı şey olmuş, ama bu kez Yun Ok alçak sesle kaplanla konuşmaya
başlamış. Bir sonraki gece kaplan Yun Ok'un yüzüne bakmış ve kendisine uzattığı
yemeği yemiş. O geceden sonra Yun Ok kaplanın her gece kendini beklediğini
görmüş. Kaplan yemeğini yedikten sonra başını okşuyormuş kaplanın, ilk
karşılaşmalarının üzerinden tam altı ay geçmiş. Yun Ok bir gece kaplanın başını
okşadıktan sonra, "Sevgili Kaplan, cömert hayvan, bıyıklarından birini ver bana.
Sakın bana kızma!" demiş. Sonra da kaplanın bıyıklarından birini koparıvermiş.
Korktuğu başına gelmemiş, kaplan hiç kızmamış. Yun Ok koşarak dönmüş elinde
bıyıkla.
Ertesi sabah ermişin evindeymiş güneş tam denizin üzerinden doğarken. "Ünlü
Ermiş!" demiş. "Aldım! Kaplanın bıyığını aldım. Şimdi bana söz verdiğin büyüyü
yap. Eşim şefkatli ve nazik biri olsun yeniden!"
Ermiş bıyığı eline alıp incelemiş. Elindekinin gerçekten de bir kaplan bıyığı
olduğunu anlayınca, bıyığı ateşe atmış.
"Aman!" diye bağırmış kadın şaşkınlıkla. "Ne yaptınız bıyığa?"
"Bunu nereden bulduğunu anlat bana," demiş ermiş.
"Her gece bir kâse yemekle dağa gittim. Her gidişimde biraz daha yaklaştım
kaplana, güvenini kazandım. Onunla konuştum, kötü bir niyetim olmadığını
anlattım ona. Çok sabrettim. Yemeyeceğini bilsem de her gece yemek götürdüm ona.
Hiç yılmadım. Sonunda bir gece bana yaklaştı. Ona yiyecek götürmemi bekler oldu.
Başını okşarken, gırtlağından mutlu sesler çıkardı. Tam o sırada koparıverdim
bıyığını."
"Evet," demiş ermiş. "Kaplanı evcilleştirdin, sevgisini ve güvenini kazandın."
"Ama siz onun bıyığını ateşe attınız!" diye ağlıyormuş Yun Ok. "Bir hiç uğruna
koparmışım o bıyığı!"
"Olur mu?" demiş ermiş. "Artık o bıyığa gereksinimin yok. Yun Ok sana bir şey
sorayım, insanoğlu bir kaplandan daha mı kötü? İyilikleri ve anlayış
gösterilmesini daha mı az hak ediyor? Yabanıl ve kana susamış bir hayvanın
sevgisini ve güvenini sabırla kazanan sen, eşininkini kazanamaz mısın?" Yun Ok bunları işitince susmuş. Sonra da yavaş yavaş evinin yolunu tutmuş.
|
BİR ZAAF ÖYKÜSÜ
10 yaşındaki bir
Japon çocuğunun en büyük hayalidir, dünyaca ünlü bir judocu olmak... Ama
beklenmedik bir trafik kazası tüm hayallerini yok eder. Sol kolunu tam omuz
hizasından kaybetmiştir. Yıkılır... Tek kolla nasıl judocu olunur ki?
Ama gene de ailesi oyalansın diye, onu Japonya’nın en ünlü judo hocalarından
birinin yanına verir.
Hoca, tek kollu çocuğa, tek kolla yapabileceği bir fırlatma hareketini
gösterir... Üzerinde çalışmaya başlarlar.. Çocuk iki haftada hareketi ezberler..
Hocası "Güzel oldu" der.. "Şimdi daha hızlı yapmaya çalış bakalım.."
Oğlan zamanla hareketi şimşek hızı ile yapmaya başlar.. Sonra hocasına gider..
"Bu hareketi çok iyi öğrendim artık. Bir başka harekete geçebiliriz."
"Başka harekete gerek yok" der Hoca.. "Sen sadece bu hareketi bileceksin, bu
harekete çalışacaksın ve bu hareketi dünyada en iyi yapan olacaksın, o sana
yeter.."
Çalışmalar aylarca sürer.. Günün birinde Hoca öğrencisine artık turnuvaya
katılma zamanının geldiğini söyler..
Tek kol, tek hareketle judo
turnuzvasına katılmak mı? Oğlan
itiraz edecek olur.. Hocası "Sen öğrendiğin hareketi yap, gerisini merak etme"
diye öğütler..
Başlar turnuva.. Bizimki ilk turları şaşılacak bir hız ve kolaylıkla geçip,
finale gelir. Finalde karşısına, iki misli cüssesi ile yörenin en büyük judocusu
çıkar.. Hocası "Kendi oyununu yap, gerisi tamam" der gene.
Karşısında yarısı kadar üstelik de tek kollu çocuğu gören dev gibi rakibi biraz
da umursamaz yaklaşınca, kendini bir anda önce havada, sonra yerde bulur..
Tek kollu çocuk turnuvayı kazanmıştır.. Kucağında kupası büyük bir mutluluk
içinde evine dönerken dayanamaz ve sorar:
"Hocam ben bunların hepsini nasıl yendim?"
Hocası gülümser.. "Zaferinin iki sırrı var oğlum.. Birincisi, judonun en zor fırlatma hareketlerinden birini mükemmel öğrendin. İkincisi, bu öğrendiğin harekete karşı bir tek savunma hamlesi vardır.. Hareketi yapanın sol kolunu tutmak!.."
DERT AĞACI
Eski çiftlik evini restore etmek için
tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı.
Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş,
elektrikli testeresi iflas etmiş ve şimdi de eski püskü
pikabı çalışmayı reddetmişti.
Onu evine götürürken yanımda adeta bir taş gibi oturuyordu.
Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti.
Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu, dalların
uçlarına her iki eliyle dokundu.
Kapı açıldığında; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle
kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi.
Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde; ağacın yanından geçerken
merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum.
"O, benim dert ağacım," dedi. "Elimde olmadan işimde bazı sorunlar çıkıyor, ama
şundan eminim ki o sorunlar evime, eşime ve çocuklarıma ait değil.
Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum.
Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum."
TURNA KUŞLARI
Japonya'ya atom bombası atıldığında 2 yaşında olan bir kız, 12 yaşına geldiğinde
maruz kaldığı radyasyon nedeniyle kansere yakalanmış. Savaşta öksüz ve yetim
kalan zavallıcık hastaneye yatırılmış. Ama durumu ümitsizmiş.
Hastanedeki tüm doktorlar, küçük kızın ölümü için gün sayarken, küçük Japon kızı
hayat doluymuş. Koridorlarda koşuyor, oynuyor ve diğer hastalara yardım
ediyormuş. Hastaların arasında en sevdiği kişi ise 80 yaşlarında, kendisi gibi
kanser olan yaşlı bir kadınmış. Küçük Japon kızı, ölüm döşeğindeki bu yaşlı
kadını hiç yalnız bırakmamış. Kadın ölmeden hemen önce "Benim için çok geç ama,
bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her
istediği kabul oluyor. Ben yapamadım, sen yap ve kurtul" demiş ve son nefesini
vermiş.
Küçük Japon kızı çok üzülmüş ama hayatta kalma arzusuyla geleneksel Japon sanatı
olan origamiyle kağıtan turna kuşları yapmaya başlamış. Neşe içinde
çalıştığından ilk başlarda çok hızlı yapıyormuş. 1000 tane turna kuşu yapması
işten bile değilmiş. Ama sağlığı da hızla bozuluyormuş. Bu hazin öykü önce
yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Dünyanın dört bir yanından
insanlar kıza, binlerce turna kuşu göndermeye başlamış. Ama küçük Japon kızı, haberler basında çıktığında elini kıpırdatamaz hale gelmiş. Hayatta son saatlerini 637. kuşu yaparak geçirmiş. Kuşu bitirmiş, gözleri kapanırken hemşireler ve hastabakıcılar, postadan çıkan yüzlerce origami kuşuyla odasına girmişler. Ama küçük Japon kızı yüzünde bir tebessüm yatağında cansız yatıyormuş. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşımışlar hastaneye. Sayısı milyonlara ulaşan turna kuşları Japonya'da bir müzede sergileniyor... |