|
Gözlerimi açıyorum yavaşça: Üç gündür uyuyormuşçasına ve
dünyayı göz kapaklarıma koymuşlarcasına bir zorlukla.
Soğuk ve üşüyorum. Uyur uyanık bir durumda çıplak
olduğumu hissediyorum. Hissediyorum ama yalnızca;
görmüyorum. Gözlerim açık, ama bir karanlık var
çevremde: Nemli ve soğuk. Ses yok: Sakinlik... Huzur
veriyor... Sessizliği dinlemek bir süre: Ne güzel...
Birden anlıyorum ne olduğunu. Doğrulmaya çalışıyorum ve
kafamı kaldırır kaldırmaz müthiş bir acıyla tekrar
uzanıyorum. Kafam taşa çarpıyor. Bütün bedenimi örten,
her tarafı bağlanmış bir kumaşın içindeyim. Korku,
yüreğimi ağzımda hissetmem, mide bulantısı ve kazıntı...
Kaç gündür açım ben? Kaç gündür uyuyorum? Bağırmak
istiyorum doğuştan konuşamadığımı unutarak. İlk şoku
atlatınca "Sakin ol," diyorum kendime: "Sakin ol,
dikkatli düşün... Şimdi dün gece yatağa yatmadan önce
olanları düşün. Dün gece mi acaba?..." Sanki daha uzun
süre önceymiş gibi geliyor bana. Öyle veya böyle yattım,
deliksiz bir uyku çektim ve -ne kadar uzun sürmüş olursa
olsun- karnım acıkarak uyandım: Gözlerim karanlıktan
başka bir şeyle buluşmadan ve midem açlıktan yanarak...
Gözlerim hiçbir şey görmemesine rağmen görebileceğimi
biliyorum şu anda. Ama benim dışımda gelişen bir durum
bu. Yüreğimdeki korku -önüne geçilmez, anlatılmaz korku-
gözlerime sıçrıyor birden, uğulduyor kulaklarım. Anne,
baba ben neredeyim?
Aklıma gelen şeyi düşünmek bile istemiyorum nerede
olduğum konusunda, ama gerçek bu. Bir yanlışlık sonucu
buradayım, hayata sadece iki metre uzaklıktayım ve
giderek nefes almakta zorlanıyorum. Bezin içinde
çırpınmaya başlıyorum... Ama bir faydası yok. Çünkü
kollarım yok. O trafik kazası olmasaydı kollarımı
kullanabilirdim belki. Protez kollarım da yok:
Çıkarmışlar... Ah, bağırabilsem... Duyurabilsem sesimi
insanlara... İnsan?... Var mı acaba?.. Bir düşse
bunlar?.. Düş olmadığını kanıtlayacak kadar çarpıyor
yüreğim. Sabah mı? Ya geceyse?.. Gülmeye çalışıyorum
zorlayarak kendimi: Zaman kavramı anlamını ne kadar da
yitiriyor. Ya mekân kavramı?.. Toprağı hissediyorum
içimde, benimle bütünleşecek kadar. Kulaklarım
uğulduyor...
Saniyeler geçiyor, dakikalar, saatler sonra... Hiçbir
şey düşünemeyecek kadar korkuyorum. Kaçıyorum
düşüncelerden her zaman yaptığım gibi. Yaşarken de
böyleydim... Yaşamak?.. Şimdi de yaşamıyor muyum?..
İçinde bulunduğum durumdan önceki süreci hangi sözcükle
ifade edeceğimi bilemiyorum. Yoksul insanlar geliyor
aklıma nedensiz: "Buna yaşamak denirse yaşıyoruz işte!"
diyorlar. Ve öyle canlı duruyorlar ki göz
bebeklerimde... Yoksulluk, gözyaşı oluyor gözlerimde...
Sesler mi duyuyorum yoksa?.. Evet sesler... Ağlıyorlar
mı?.. Konuşabilseydim, onlar da beni duyar mıydı? Birden
ilginç bir fikir yerleşiyor beynime ve giderek haz
veriyor bana, huzur veriyor: Neden bu yaşama içgüdüsü?..
Milyonda, belki de milyarda bir görülecek bu durumu
kendi lehime çeviremez miyim? Hayatımda ilk defa
kendimi, insanlara değil de kendime kanıtlama fırsatı
buldum. Kullanmalıyım bunu.
Sakin olmaya çalışarak düşünüyorum: Uyudum, uyandım...
Ama uyandığım yer yabancı bana. (Acaba yabancı mı
gerçekten?) Ve uyandım mı?.. Uyanmak gözlerini açmak
değil mi ışığa? Hatta özgürce değil midir uyanmak özgür
olmasak bile?.. Göz yaşlarım kuruyor giderek düşündükçe.
Evet; uyudum, uyandım ve şu anda uyumak için yattığım
yerden başka bir yerde uyanmama rağmen, uyumadan önceki
kavramlarla ifade edilen bir süreç içinde buldum
kendimi. Hayır, kullanmayacağım o sözcüğü! Sadece
"uyumadan önce" ve "uyandıktan sonra" var benim için. Ve
insanlar bunu bilmiyorlar. Onlara bunu anlatmak için
önüne geçilmez bir istek duyuyorum, ama olmamalı. Bunu
zaten yapamayacak olmam da önemli değil benim için.
Uyandıktan sonra yine uyuyacağımı biliyorum. Belki biraz
sonra... Ve onların olduğunu düşündüğü şekilde olacak
her şey... Hiçbir şey bilmeyecekler. "Ecel"
diyecekler... "Allah taksiratını affetsin" diyecekler...
Allah?.. Kusurlarım?.. Günahlarım?.. Çabalamak, yaşamaya
devam etmeye çalışmak?.. Daha mı iyi olacak sanki?..
Buradan kurtulabilsem bile, yine şu anda bulunduğum yere
gelene kadar geçecek zaman içinde kusurlarımın ve
günahlarımın artmasından başka ne işe yarayacak yaşamam?
Tekrar huzur buluyorum bu düşünceyle. Şimdi yalnızca ben
varım. Acaba dışarıdakiler bilseler durumumu, değişir mi
her şey?
Birden, içinde bulunduğum durumu algılamaya
başladığımdan beri bir türküyü için için söylediğimi
fark ediyorum: "Çanakkale içinde vurdular beni /
Ölmeden mezara..." Bütün düşüncelerimin arka
fonunda... İnce ince... İnce mi acaba, yoksa bütün
düşüncelerimin önünde bu türkü mü vardı aslında?
Derken, sarsılıyorum birden: Gerçekle karşılaşıyorum,
kendimle karşılaşıyorum... Sadece yüreğimle değil,
sadece gözlerimle değil, bedenimin tüm zerreleriyle
korkuyorum. Pişmanlık... İşte bu acı veriyor. Kendime
bakıyorum: Siyah-beyaz yok artık, hep griler var.
Yaşamamışlık mı bu, yoksa doyasıya yaşamışlık mı ölümü
hiç düşünmemecesine? Delicesine bir çaba tekrar: Başımı
ve bedenimin bir bölümünü kurtarıyorum beyaz olduğunu
bildiğim elbisemden. Artık benim olacak bu küçücük yerde
kalmış neredeyse son havayı da tüketircesine içime
çekiyorum yaşamı. Ağzıma toprak doluyor, böcekler belki
de... Ve yine o anda anlıyorum buraya çok yeni
geldiğimi. Annemi istiyorum yanımda, bir aynaya bakmak,
bir içimlik sigara, bir nefeslik daha hava... Ama yok
artık: BİTMİŞ...
ELVEDA KENDİM... |